30 Ağustos Zafer Bayramı İle İlgili Yazılar

0
6142

30 AĞUSTOS’UN ANLAMI

Türk tarihi, hiçbir milletinkiyle kıyaslanamayacak ölçüde eşsiz zaferlerle doludur. Galibiyetimizle sonuçlanan büyük meydan savaşları genellikle ağustos ayına rastlamaktadır. Bunlar arasındaki iki zaferimiz, diğerlerine göre daha derin anlamlar ifade etmektedir: Malazgirt Meydan Savaşı ve Başkumandan Meydan Savaşı. Birincisi olan Malazgirt Meydan Savaşı ile Türkiye Devleti’nin temeli atılarak Anadolu’nun Türklüğü onaylanmış; ikincisi olan Başkumandan Meydan Savaşı ile de devletimiz yeniden kurularak ülke bütünlüğümüz sonsuza kadar parçalanmayacak şekilde sağlanmıştır.
Türk milleti, tarihte görülen ordu-milletlerin en üstünüdür. Ordu-millet, yüksek bir savaş yeteneği taşıyan, savaşta bütün bireyleriyle görev alan, yurt için ve büyük ülkülerin gerçekleşmesi uğruna baş koyan millet demektir. Ordu-milletimizin timsali “Mehmetçik”tir. O, savaşta er, barışta çiftçi ve işçidir. Halkımızı en iyi o temsil eder, en güzel şekilde o anlatır.
İstiklâl Savaşı da ordu-millet olarak kazanılmıştır. Millî Mücadele bütün bir milletin eseridir. Zaferi çoluğuyla, çocuğuyla, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla millet kazanmıştır. Kadınlar cephelere mermi taşımış, çocuklar dahi vuruşmalara katılmışlardır.
Vatanın karanlıklara gömüldüğü bu zamanlarda Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri, çeteler, gönüllüler derken, millet kudretli bir önder etrafında toplanıvermişti. Oluşturulan orduda silâh ve kıyafet birliği yoktu. Fakat kalpler birdi, iman ve ülkü aynıydı. “Ya istiklâl, ya ölüm” parolası ile dile getirilen bu inanç, kudretini “Kuva-yi Milliye Ruhu”ndan alıyordu. Kuva-yi Milliye Ruhu, bir milletin var olma ve yaşama azmi, her şeyi yoktan var etme gayretiydi. Bu ruh ile tarihin en büyük kahramanlık destanları yaratıldı.
Üstün silâh gücüyle her şeyi yapabileceğini düşünen Avrupa yanılmıştı. Yunanlıların yaptığı tahkimat için “Türkler bunu altı ayda ele geçirebilirlerse iftihar edebilirler” diyen İngiliz Başbakanı Lloyd Corc, hücuma geçtikten altı saat sonra Türklerin burasını aldığını duyunca, oturduğu koltuktan düşmüştü.
İstiklâl Savaşı yalnız Yunanlılara karşı değil; işgalci, istilâcı, emperyalist bütün Batı dünyasına karşı kazanılmıştır. Onun temelinde Türk’ün istiklâl aşkı, hür yaşama arzusu vardır.

İ. Necati GÜÇLÜER

30 AĞUSTOS ZAFERİ

Bu gün; 30 Ağustos Zafer Bayramı… Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman ordumuzun kazandığı zaferlerden birinin, Büyük Taarruz’un yıldönümüdür. Ama;
“30 Ağustos sade bir tarih değildir.
Bu günün tarihe san veren bir anlamı vardır.
Bu günün heybedi,
Toprağa, denize ve göğe sığmayacak kadardır.”
Çünkü bu gün; bağımsızlık ve yurt aşkıyla şahlanan Türk ulusunun ATATÜRK’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı kazandığı, Sevr Antlaşması’nı parçaladığı, Lozan Barışı’nı sağladığı ve Cumhuriyetin temeline ilk harcı koyduğu gündür…
Yıl 1919, Mayıs’ın 15’i… Yunanlılar İzmir’de… Hedef, Türk’ün boynuna esaret kemendini takmak ve güzel Anadolu’ya sahip çıkmak… Yunan saldırısı yaman başlar 1920’de… Güzel yurt köşeleri elden çıkar bir bir… Kanla yoğrulur kara toprak, kanla sulanır. Afyon, Kütahya, Eskişehir…
Ancak düzenli ordularla “Dur!” denebilirdi bu azgın Yunan’a. Ve bir ordu yaratılır yoktan… Bir ordu ki, yediden yetmişe dek, kadın erkek, kız kızan… Silâh yokmuş, üniforma yokmuş, ne gam… “Ölesiye saldırırlar düşmana, diş var, tırnak var ya… Ve bu inançla “yalnız düşman değil, milletin ters giden talihi de yenilir”. İnönü’nde… Ardından yeni destanlar eklenir tarihe sırasıyla… İşte Aslıhanlar, Afyon, Kütahya… İşte Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya…
Türk ordusunun Sakarya’da kazandığı zaferin bir başka benzeri yoktur
yer yüzünde. Bu savaş, bir milletin kaderini değiştiren ve 22 gün, 22 gece süren yaman bir uğraştır. Bu savaş, insanlık duygularından yoksun, vahşi ve saldırgan bir düşmanın başını Türk’ün iman dolu göğsüne çarparak paramparça ettiği bir taştır. Bu savaş, haksız, şuursuz ve kirli bir istilâ emelinin, Sakarya’nın köpürmüş sularında boğulduğu bir savaştır.
Bundan dolayıdır ki; insanlık tarihi sayfalarında Sakarya Meydan Muharebesi’ne müstesna bir yer verilmiştir. Çünkü Türk ordusu, Viyana’da başlayan amansız çekilmeye Sakarya’da “Dur!” demiştir.
Ulu Önder ATATÜRK’ün, “Hattı-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça düşmana terk olunmaz…” komutundaki anlamı çok iyi kavrayan kahraman Türk ulusu “Ya istiklâl, ya ölüm…” parolasıyla mücadele etmiştir.
Vatanın bağrından düşmanı söküp atmaya kesin kararlı olan Türk ordusu, bütün gücünü toplar Ağustos 1922’de… Artık her şey, Türk ulusunun haysiyet savaşına ve Akdeniz’i “ilk hedef” gösteren bir başkomutanın Eskişehir’den İzmir’e kadar sürdüreceği kahramanlık yarışına kalmıştır…
Sabırsızlıkla beklenen Büyük Taarruz, 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla başladı. Patlayan toplar bütün dünyaya şu gerçeği haykırıyordu
sanki;
“Duysun bunu, kâinatta herkes, Türk’ün sesidir, bu gürleyen ses…”
Başkomutanından en son erine kadar bütün bir ordu, Türk gücüne ve Türk yenilmezliğine olan büyük inançla tek vücut olmuş, baştan başa kin, boydan boya hınç kesilmişti. Bu yıllardan beri yakılan, yıkılan ve insanlığa sığmayan işkencelerle yok edilmek istenen Türk neslinin, Türklüğün süngüleşmiş, mermileşmiş bir iradesiydi sanki… Kısaca;
“Bir yanda yürekleri kanatan bir görünüm, Her türlü bayağılık, şiddet, kan, ölüm… Bir yanda iman dolu göğsünde vatan sevgisi, Ve… Yedi düvele karşı üstünlüğü Türk’ün…”
Taarruz pek yaman sürüyordu 26 Ağustos’ta… Akşam olurken ordularımız düşman mevzilerinin bir kısmını ele geçirmiş, Ahır dağlarını şan süvarilerimiz bir mızrak gibi saplanmıştı düşmanın bağrına…
Yunan mevzilerini teftiş eden bir İngiliz generalinin “Türkler bu tahkimatı altı ayda aşarlarsa, bir günde aştık diye öğünebilirler” dediği yer, dört gün gibi kısa zamanda geçildi. Parola kısa ve kesindi:
“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri… Eskişehir’den, Sakarya’dan, İzmir’den, Yunan kaçıyordu… Kaç ha kaç… Atatürk’ün süvarileri koşuyordu peşlerinden Ta Afyon’dan beri, dört nala, çala kırbaç…”
Artık zafer yakındı, uzansak tutacaktık sanki o zaferi… Günlerce açlığa, susuzluğa meydan okumuş, umutla el birliği etmiş bir ordunun yalın ayaklarındaki sızıydı o zafer…
Yuvalarını, bebelerini terk ederek erine cephane taşıyan kadınların sırtındaki ağrıydı o zafer…
Evini, yurdunu, bağımsızlığını kaybetmiş, kanlı göz yaşlarıyla cepheden haber bekleyen bir ulusun sevinçlerindeki göz yaşıydı o zafer.. Ve biz, o zafer uğruna vuruşa vuruşa ölmeye ant içmiştik;
“Kurtuluş Savaşı dedik, birlik olduk, el ele vererek Gazi olduk, şehit olduk severek, isteyerek…”
Sakarya boylarında her karış toprak, kahraman Türk kanıyla sulandı, hamurlaştı. O topraklar Çanakkale kadar vatanlaştı, o kahramanlar Ulubatlı Hasan kadar yüceldi, destanlaştı… Bizans’ın yıkılışı nasıl tarihte yeni bir çağsa, aşılamayan, Çanakkale Birinci Dünya Harbi’nde belirgin bir merhale, Sakarya ve Büyük Taarruz da sömürücülerin istilâ emellerine son veren, sömürülenlerin hür ve egemen yaşama yollarını aydınlatan bir meş’ale oldu.
Son zafer kazanılmıştı artık… Kara bulutlar dağılıyordu üzerimizden. Gürr bir başka doğuyordu o bilinmeyen tepelere… Türk tarihinin akışı bir başka olmuştu 30 Ağustos sabahı.
“30 Ağustos’ta
Yurdu işgalden kurtardık, milleti zulümden
Bir vatan yarattık yer yüzünde,
Tüm vatanlardan yüce…
Sınır çizgilerini sağlam çizdik,
Hudut taşlarını kol ve bacaktan diktik,
Yurtta sulh, cihanda sulh dedi ATATÜRK,
Parola bildik…
Bu gün de,
ATATÜRK devrimleri’nin aydınlığında
Şerefle ölmek kadar Şerefle yaşamasını öğrendik
Hem de; Alnımız açık, başımız dimdik…”

P.Kd.Alb. Mustafa BAŞEL

VATAN KAVRAMI

Mustafa Kemal 1919’a kadar asker kumandan olarak o zamanın, vatan topraklan kabul edilen sınırlarında çarpıştı ve ordular idare etti.
Trablusgarp’a giderken gençliğinin en heyecanlı devri içinde; bir vatan parçasını kurtarmaya koşmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nda bir an önce vatan savunmasında vazife görmeye başlamak için, bulunduğu ataşemiliterilikten kurtulmaya çalıştı.
Mustafa Kemal için vatan topraklan korunurken, hayat feda etmenin gerçek örnekleri gözleri önünde yaşanmıştı. Nice vatan evlâtlarının savaş meydanlarındaki ölüm iniltilerini o, kulaklarıyla işitmiş, gözleriyle görmüştür. Devlet sınırlarını terketmenin acısını büyük hüzünle hissetmiştir.
Balkan Savaşı esnasında Trablusgarp’tan dönüşünde Mısır’a geldiği zaman, Makedonya’nın düşman eline düştüğü haberini almıştı. Bu haberden en büyük acıyı hissettiğini daima söylerdi. Doğduğu, büyüdüğü ve inkılâp fikirlerinin beslendiği şehir (Selanik) için, hayatının sonuna kadar hasret çekmiştir. En canlı hatıralarıyla daima bu şehrin bir çocuğu idi; en çok anlatmasını sevdiği hatıraları, hep o bölge içinde geçenlere ait olurdu. Hattâ ölümünden önceki günlerde heyecanlı bir rüya gördüğünü anlatırken, Selanik’te bir komitecilik olayının gerçekleşmesi sırasında Salih Bozok ile beraber bulunduklarını söylemişti. Bu olayları anlatmaktaki amacım şudur:
Mustafa Kemal’in birçok Türk ailelerinin yerleşmiş olduğu Osmanlı Devleti’nin bu bölgesine, derin hislerle ve gençliğinin canlı hatıralarıyla bağlı bulunduğuna işarettir.
Başkumandan Mareşal Gazi Mustafa Kemal, İzmir’e muzaffer ordusu ile girdiği vakit, önünde kaçan düşman ordusunu kovalamak, Makedonya’ya el uzatmak isteyebilirdi… Fakat, Mustafa Kemal daha eyleme geçmeden önce kuvvetli olabilecek bir Türk vatanının sınırlarını aşmamak azmi ile bu işe başlamıştı. Zafer neşesi, Başkumandanı istilâ hırsı ve hisleriyle hareket ettirmemişti. O “Millî hudut dahilinde vatan bir bütündür.” cümlesini (23 Temmuz 1919) Erzurum Kongresi’nde belirlemiş bulunuyordu. Misak-ı Millî ile tayin edilmiş olan bu Türk vatanını düşman istilâsından kurtarmak amacıyla, vatan evlâtlarının kanı dökülmüştü. İşte Mustafa Kemal Atatürk’te vatan fikri böyle şekillenmiş ve bu günkü vatanımızın her bir sınırında savaşmış bir insanın görgüsü ve kuvvetiyle, Türk için bir vatan bütünlüğü belirlenmiş ve kabul etmişti. İlk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bu vatanın “hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütün” olduğunu, diğer devletlere de kabul ettirmiştir.
Atatürk, kendi zamanında yaşayan ve milletleri için imparatorluk peşinde koşan, devlet ve hükümet reislerinin ideallerini asla benimsemedi. Hayaller kurmadı ve böyle hayal olabilecek fikirleri hiç bir zaman bizlere aşılamadı.
Sınırlarını, en son Türk nesillerinin kanlarıyla yoğurup çizdiği bu Türk vatanında; o, vatan kavramını manalandırdı.
O, bir ölüm haberi karşısında, yurt toprağı için bana şu cümleleri
yazdırmıştı:
“Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaîyiz. Fakat sen Türk milletini ebedî hayatta yaşatmak için kalacaksın. Türk toprağı! Sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti için yaratıcılığını göster.” (1930)
Atatürk bu hitaplarıyla yurt toprağına kutsal kimliğini verirken onun
yaratıcılık ve hayatiyet kavramları üzerinde duruyor.
İşte, Atatürk’ün sınırlandırdığı bu vatan toprakları kutsaldır. Onun üzerinde dost elleri sıkılır, fakat düşman ayaklarını bastırmamaya azimli olduğumuzu, bütün dünya bilir.

Prof. Dr. Afet İNAN
(M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1971)

BÜYÜK VE ASiL TÜRK MlLLETİ !

Ordularımız 9 Eylül 1338 (1922) sabahı İzmir”imizi ve yine 9 Eylül 1338 (1922) akşamı Bursa’mızı muzafferen kurtardılar. Akdeniz askerlerimizin zafer terâneleriyle dalgalanıyor.
Asya İmparatorluğu’na yeltenen küstah bir düşmanın muharebe
meydanlarına gelmek cesaretinde bulunan ordu kumandanlarıyla kumanda heyetleri günlerden beri Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’niıı savaş esiri bulunuyorlar.
Düşmanın başkumandan tayin ettiği general (Trikopis), birçok gece ve gündüz ümitsizce muharebeyi ve her kurtuluş çaresini tecrübe ettikten sonra nihayet maiyetindeki generaller ve kurmayları ve kumanda ettiği ordunun elinde kalabilenleriyle teslim oldu. Eğer Yunan kralı da bugün esirler meyânında bulunmuyorsa: bu taç sahiplerinin, işleri esasen yalnız milletlerinin sefalarına iştirak etmek olduğundan muharebe meydanlarının felâketli günlerinde onların saraylarından başka bir şey düşünmemek tabiatlarındandır.
Batı fabrikalarının çelik zırhları ile kaplanan muazzam Yunan orduları artık Anadolu dağlarında subayları tarafından terk edilmiş zavallı sürüler, cinayetlerinden dehşete düşerek kudurmuş kitleler ve ağaç diplerinde kalmış dermansız yaralılardan ibaret kaldı. Düşman ordularının savaş malzemesi hemen üçte iki itibariyle topraklarımızdadır. Düşmanın esirlerden başka insan zayiatının yüz binden ne kadar fazla olduğunu tayin etmek müşkildir. Fakat resmî ağızla milletimize müjdelerim ki bizim insan zayiatımız dörtte üçü hafif yaralı olmak üzere on bin nüfusa bâliğ olmaktadır.
Büyük Türk Milleti ! Ordularımızın kabiliyet ve kudreti düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza emniyet verecek bir kemâl ile tezahür etti. Millet orduları on dör gün zarfında büyük bir düşman ordusunu imha ettiler. Dört yüz kilometrelik fasılasız bir takip yaptılar. Anadolu’daki bütün işgal edilmiş topraklarımızı geri aldılar. Büyük zafer münhasıran senin eserindir. Çünkü İzmir’imizi siyasî hırslar neticesinde âdeta ınemnunen düşmana teslim eden heyetlerle milletin hiçbir münasebeti yok idi. Bursa’mızı istilâ eden Yunan kuvvetleri ise ancak imparatorluğun askerî teşkilâtıyla işbirliği yaparak muvaffak olmuş-lardı. Vatanın kurtuluşu, milletin rey ve idaresi kendi mukadderatı üzerinde kayıtsız şartsız hâkim olduğu zaman başlamış ve ancak mil-letin vicdanından doğan ordularla müspet ve katî neticelere ermiştir. BÜYÜK VE NECİP TÜRK MİLLLETİ ! ANADOLU’NUN KURTULUŞ ZAFERİNİ TEBRiK EDERKEN SANA İZMİR’DEN, BURSA’DAN, AKDENİZ UFUKLARIN-DAN ORDULARININ SELAMINI DA TAKDİM EDİYORUM.
12.9.1338(1922)
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Başkomutan Mustafa Kemal

ataturk

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI

GÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ
Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu.
Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920’de TBMM’yi kurdu. Böy-lece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara oluyordu.
TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. “Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü”nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu’da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar’a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, or-dularına: “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” emrini verdi.
Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e “gazi” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi.
Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.
1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikle-ri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydmld”. İstanbul’daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in başkomutan-lığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922’de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’te vardı.
Bu savaş, Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık
Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı.
Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline “dur” diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz.

Bir yorum bırakın