Demokrasilerin Büyük Çatlağı: Darbeler

0
1180

Sosyal sözleşmeye dayalı halkın, tüm bireylerinin yönetim ve yönlendirmede eşit düzeyde hak sahibi olduğu yönetim biçimi olan Demokrasi, ilk kez Antik Yunan’da gözlerini aralamıştır. Bu başlangıç çoğu biçimden sınırlandırılmış olmasına karşın, Magna Carta (Büyük Sözleşme), reform ve rönesas döneminin ardından yapılan keşifler ve uzantısı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve de Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile hızla yükselen bir değer haline gelmişken, günümüzdeki modern halini 2. Dünysa Savaşı’ndaki demokrasi yanlı tarafın zaferine borçludur. Antik filozoflardan bu döneme sürekli yetersizlikleri irdelenmesine rağmen, diğer yönetim biçimlerinden üstün bir konum elde etmiştir, siyasal bilimci ve filozofların tartışma konusu artık hangi demokrasi türünün daha iyi olduğudur. Devletin elindeki resmi askeri kurumlardaki kişi ve ya kişilerin ani ve tamamen anayasal düzeni hiçe sayarak mevcut yönetici grubunu etkisiz hale getirmesi ve iktidara el koyması olarak tanımlanan Darbe’nin varlığının izleri ise demokrasiden çok daha öncesine; başta roma imparatorları olmak üzere, hint ve yunan kentlerinde ve 18. Yüzyıl Fransa’sında “bütün devletlerin hazımsızlıktan öldüğünü” söyleyen Napolyon’a kadar geniş bir yelpazeye sahiptir.

1848 yılında Fransa'da "erkek"lere genel oy hakkının verilmesi demokrasinin kilometre taşlarındandır.

Konumuzun tözünü ilgilendiren kısma geldiğimizde öteden beri demokrasiyi oluşturan temel araçlarda sürekli bir denge sağlanmaya çalışıldığını görürüz, nitekim birinin aşırılığı diğerlerinin askıya alınmasına yol açabilir. Bu “bir”, kolluk kuvvetlerinin üstlünlüğe erişmesidir. Bir darbe durumunda -ki darbeler ekonomik ve sosyal buhranın yoğunlaştığı dönemlerde gösterir kendisini – demokrasiyi demokrasi yapan öğeler; parlamento, siyasi partiler, anayasa ve sivil toplum örgütleri doğrudan kontrol altına alınır, elimine edilir ve hayırlanır. Böyle bir durumda demokrasinin en büyük kalp ağrısı ise insanın insan oluşundan ötürü sahip olduğu hakların askıya alınmasıdır. Her darbeyle demokratik düzen askıya alınır, hatta geriler ancak bu kısımda darbenin temel nedeni genel anlamda ülkenin geriliği ve siyasi yöneticilerin yetersizliğidir. Şunu da belirmeden geçmek doğru olmaz; gelişmiş ülkelerde sivil siyasi yönetim, askeri yönetimden çoğu yönden daha yetkili ve söz sahibidir, genellikle askeri yönetim çoğu siyasi işlerin dışında tutulmaya özen gösterilir ancak gelişimini tamamlayamamış ülkelerin işleyişinde askeriyenin etkisi her zaman için görülür, ek olarak bu ülkelerde ordu ülke içindeki en üst düzey teknolojiye sahiptir. 20. Yüzyılın sonlarına doğru yaygınlaşan darbe hareketleri, yoğun olarak –ülkemizin de aralarında bulunduğu- “gelişmekte olan ülkeler”de meydana gelmiştir. Buna karşın askeri darbelerin ardında sürekli başka güçler olduğu –kısmen haklı olarak- iddia edilir. Gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelere karşı emellerini gerçekleştirebilmek için darbecilik oynamaya başlamaları artık buz dağının görünmeyen kısmı değildir.
Biraz tümdengelim ile yukarıda bahsettiğim koşulların ülkemizdeki yansımalarına bakalım, darbe konusunda böyle bir ülkeyi atlamak, demokrasi ve darbeler temalı bir yazıda büyük bir boşluk yaratırdı kuşkusuz. Evet, darbeler ve insan haklarının hiçe sayılması alanında oldukça zengindir ülkemiz. Neredeyse her on yılda bir darbenin soğuk nefesini hem hükümet hem de toplum ensesinde hisseder. 1960’da askeri, 1971’de muhatıra halinde, 1980’de yine askeri, 1997’de postmodern olarak, ihtar özelliği taşır, yöntem ne olursa olsun demokrasinin işleyişine müdahale söz konusudur. “Demokrasinin işleyişine müdahale” sözünün safsata olarak görülme olasılığına karşın, 12 Eylül darbesinin kesin sonuçlarından bahsedersem, işaret etmek istediğim nokta daha belirginleşir; Basın özgürlüğü, ifade ve düşünce özgürlüğü tamamiyle askıya alınmış ve gazeteciler yargılanmış, insanlar fişlenmiş, işlerinden çıkartılmış, yurttaşlıktan çıkarılmış, gizemli bir biçimde ölmüş veya ölümü istenmiş, sivil toplum örgütleri olan derneklerin işleyişi durdurulmuştur.

Türk Generallerin Gecesi. 12 Eylül 1980 Darbesi, Newsweek Kapağı.

Sürekli olarak kendini geliştiren ve özgürlüklerin sınırlarını esnekleştiren, sosyal eşitsizlikteki uçurumları kaldırmaya çalışan, azınlığı korumak isteyen Demokrasi, bana göre sadece akıllı ve makul insanların elinde kusursuz olarak kendini gerçekleştirebilir. Toplum sözleşmesi kuramını ortaya atan Rousseau’nun bir sözü de bu çıkarımı destekler niteliktedir; “ Eğer insanlar Tanrı olsaydı, kendilerini demokratik olarak yönetebilirlerdi.” Çoğunluk için mutlak iyiye ulaşma yolu olarak görülen demokrasinin önündeki en önemli engellerden biri Aristo’yu bile zamanında endişelendirmiştir; “Muhafızlardan kim muhafaza edecek ?”. Kesin bir çözüm yolu yok gibi görünse de devletin yönetim şeklinin iyileştirilebileceğine ve önündeki engellerin ortadan kalkacağı konusuna iyimser bakılmalıdır. Ütopya’dan hala uzak olabiliriz ancak antik çağlarda yönetici tanrının yer yüzündeki temsilcisiyken bugün her bir birey, kendisi için yönetici seçme ve kendi düşünceleri söyleyebilme özgürlüğüne sahiptir.

 

Bir yorum bırakın