Türk Tiyatrosunun Toplumuyla İlişkisi

0
1743

Tiyatro, toplum kültürünün aynasıdır tamamen doğal olarak yansıttığı olay ve olguları kendi içinde barındırır. Paralel bir evrenden farksızdır. Sadece toplum ve bireyin yaşayışına yakın değil, onlardan biridir; onlarla birlikte yaşar, duygulanır, düşünür.

orta oyunu

Geleneksel Türk Tiyatrosu menşeini  Orta Asya Türk’lerine borçludur, onlarla birlikte gücünü o dönemlerdeki bir takım inanış ve törenlerden alan bu oyunlar, Türk’lerin Anadolu’ya gelişi ve sonrasında gösterdikleri ilerlemeye paralel olarak gelişir. Geleneksel Tiyatro’nun temel türleri Kukla Oyunu, Meddahlık, Orta Oyunu ve Karagöz’dür. Bu tiyatronun ürünleri destanları ve efsaneleri, günlük hayatı ve toplumsal olgu/olayları ele alır. İslam ülkelerinde yaygın olan Meddahlık ve Orta Asya kaynaklı Kuklacılık destanlar, efsaneler ve masallara yoğunlaşmışken, Karagöz ve Orta Oyunu çoğunlukla gerçek yaşamdan birebir alınmış öğelerle kaplıdır; Mahalle yaşayışı, toplumda önemli bir yer tutan gelenek ve görenekler, dönemin siyasal olayları. Ek olarak Ferhad ile Şirin, Tahir ile Zühre ve Arzu ile Kamber gibi halk hikayeleri de işlenmiştir. Karagöz ve Hacivat oyunun -bırakın sadece sosyal olayları ele almasını- karakterleri dahi toplumun içindendir, her belirgin tip özellikleri belli bir karakterde can bulmuştur. Geleneksel Türk tiyatrosu örneklerinin en esneği, gelişime en açık olanı Orta Oyunu yine Karagöz ile benzer konuları ele alır, farkı bu oyunun gerçek oyuncularla sergilenmesidir. Yazık ki geleneksel türk tiyatrosu oyunları günümüzde sönmeye yüz tutmuş, eski popülerliklerini batı anlayışlı tiyatro türlerine kaptırmışlardır. Bu değişim yine toplumdaki olay ve olgulara bağımsız değildir, iç içedir. Bölmek istersek Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi olarak bölebiliriz, bu dönemlerde Türk Tiyatrosu toplumun yaşayış ve düşüncesinin başkalaşmasıyla birlikte başkalaşmıştır.

Tanzimat dönemi Türk tiyatrosu İstanbul temellidir, gelişme alanı bu şehirle sınırlı kalmıştır –İzmir’e de az çok sıçramıştır-. Bu dönemin Türk Tiyatrosu özgün yapıtlar yazılması ve yerli duyarlılığa devam edeceğine, kendi toplum yaşamından uzak olan bir dünyanın tiyatro türlerine öykünmüştür. Bu öykünmenin olumlu ve olumsuz yönleri olmuştur.  Batılı anlamda ilk Türk oyunu Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”dir. Görücü usülü ile evlenmenin sakıncılarından bahseden eser eski ve yeni Türk tiyatrosu arasında bir köprü niteliği taşır, biçim olarak batılı olmasına rağmen tema içimizdendir. Aynı dönemde çeşitli yabancı sanatçılar, İstanbul ve İzmir’de sunumlar yapmışlardır ancak bunların dili çoğu zaman yabancıdır, ilk Türk Tiyatro Topluluğu’nun kurucusu Güllü Agop’a kadar durum böyledir. Bu dönemde oyunlar türkçeleştirilmiş ve Türk oyuncular kullanılmaya başlamıştır. Yine de Tanzimat dönemi tiyatrosunun konuları Geleneksel Türk Tiyatrosu halkına ilk başlarda garip gelmiştir, halkın yaşam biçimine aykırıdır. Dönemdeki oyunlarda sahneye bir şeyler fırlatma, yuhalama, locadan su dökmeler gibi davranışlar Türk izleyicisinin önceki tiyatrosunu ne kadar benimsediğinin apaçık kanıtıdır. Tanzimat dönemi konuları yine bazı türk yazarlarının uyarlamasıyla (Namık Kemal, Ahmed Mithat Efendi gibi) toplumsal yaşayıştan bağımsız olmamıştır; vatan ve özgürlük aşkı, evlilik ve aile düzeninin eleştirilmesi, gelenek ve inançlar, batıya açılmanın getirdiği sorunlar. Bu zamanlarda doğu ve batı Türk tiyatrosunu birleştiren Tuluat tiyatrosunun temelleri atılmıştır. Tanzimat dönemi Türk tiyatrosunun sonlarına doğru oyunlar ve yazarları siyasal baskı ve sansür gibi engellerle karşılaşmıştır. Bu dönemde ulusçuluk ve özgürlük gibi imparatorluklar için tehlikeli konulara yönetme vardır –Namık Kemal  “Vatan Yahut Silistre” -, bu düşüncelerin tiyatroya yansıması, tiyatronun toplumsal olay/olgu ve düşüncelerle aynı yönde olduğunun başka bir kanıtıdır. Olayların ardından 2. Meşrutiyet’e kadar Türk tiyatrosu yerinde saymıştır.

 

2. Meşrutiyet Türk tiyatrosu Cumhuriyet dönemi tiyatrosunun temelidir.  Oyunların konularını Osmanlı tarihindeki zaferler, kahramanlık destanları, çokevlilik, evlilik dışı ilişkiler, kadın hakları –anayasa ile tartışılmaya başlanmış bu yeni konu tiyatronun güncelliğine işarettir-, köylerdeki sömürü ve bozuk düzen oluşturuyordu.

Cumhuriyet dönemi, Türk tiyatrosu için tam bir dönüm noktası niteliğindedir, bu durum sadece tiyatro için geçerli değildir, her alanda yenileşme, aydınlaşma, özgürleşme tutumları sanat dallarına yansımıştır.  Tiyatro etkinliklerinin merkezi İstanbul olsa da yurt genelinde devlet eliyle tiyatrolar açılmış ve tiyatro genel anlamda desteklenmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk yılları oyun yazarları daha çok tarihimize ve efsanelerimize yönelerek ulusçuluğu aşılayan düşünceler üzerinde durmuşlar-kurtuluş savaşının çoşkunluğuyla, toplumsal sorunları, değer yargılarının değişmesini ve ruhsal çelişkileri vermeye çalışmışlardır. Halit Fahri Ozansoy (Sönen Kandiller), Necip Fazıl (Sabır taşı, Tohum), Nazım Hikmet bu konularda tiyatro eserleri veren yazarlardandır. 1950’lerden sonra kimi yazarlar bireyden toplum sorunlarına geçerken, kimileri olaydan ve durumlardan hareket ederek toplumsal sorunlara yönelmişlerdir. Kimi yazarlar da evrensel sorunlar üzerinde durup, bu yoldan topluma ulaşmışlardır. Görüldüğü gibi bu dönemde tiyatronun konu alanı oldukça genişlemiştir. Olaylardan hareketle toplum sorunları incelenir (Orhan Kemal “İspinozlar”, “72. Koğuş”). Bu dönemdeki edebi gelişmeyi de tiyatrodan ayrı tutmak doğru olmaz, edebi eserler tiyatroyu destekler niteliktedir, çoğu roman tiyatroya uyarlanır. 1970’li yılların ardından artık konulara geniş kapsamda Kurtuluş Savaşı eklenmiştir; Erol Toy “Parti Pehlivanı”, İsmet Küntay “Tozlu Çizmeler”, Ergin Orbey “Birinci Kurtuluş”, Erol Toy “İpteki”, Lale Oraloğlu “Yıl 1921” vb. tüm bu oyunlar 1. Dünya Savaşından, Milli Mücadeleye kadar olan yaşanmış olayları konu almıştır. Bir başka ana konu da 12 Mart Olaylarıdır; Adalet Ağaoğlu “Kendini Yazan Şarkı”, Cengiz Gündoğdu “Karar 71”, Necati Cumalı “Yürüyen Geceyi Dinle” Uğur Mumcu’nun anı kitabından uyarlanan “Sakıncalı Piyade” ve Macit Koper “Sabotaj” bu konuda oynanmış oyunlardır.  Ayrıca dönem eski tarihsel olayları anlatan tiyatro oyunlarına da yer vermiştir (Turan Oflazoğlu “IV. Murat”, “Kösem Sultan”, “Genç Osman”; Orhan Asena’ “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe”).

Genelde Tiyatro, özelde Türk Tiyatrosu yazı boyunca görüldüğü gibi ne toplumdan ne de toplumu oluşturan bireylerden ayrıdır.  Her bir hayat dünya sahnesinde sergilenir, olgu ve durumlarla iç içedir. Tiyatro yaşamdan kopmak istemez,  toplumu/bireyi anlar,  eleştirir, güldürür, ağlatır ve çözüm yolları arar. Tiyatronun yaşamla girift özelliğini daha fazla örneklendirmeye bile gerek yoktur, her şey seyircilerin gözleri önündedir.  Son sözle sahne kapanır ve alkışların sesi gelir.

Bir yorum bırakın